Tüketim Matrixi Nedir?
Tüketim Matrixi, teknolojinin tüketim olgusuyla girdiği simbiyotik ilişki neticesinde bireyi kuşatan, kontrol mekanizmalarını görünmez kılan ve kişiyi yaşamı boyunca sistem içerisinde “tüketen, tükettiren ve tüketilen” rollerine hapseden yapay bir toplumsal gerçeklik simülasyonudur. 2026 yılı itibarıyla ulaştığımız dijital yoğunlukta, tüketim artık sadece bir iktisadi eylem değil, bizzat teknoloji tarafından kodlanan bir varoluş biçimidir. Recep Sünnetci tarafından literatüre kazandırılan bu kuram, küresel veri hacminin 180 zettabaytı aştığı günümüzde, insan davranışlarının algoritmalarca tahmin edilmesinden öte, bu davranışların henüz arzu aşamasındayken kurgulandığı bir düzeni ifade eder (Sünnetci, 2024, sf. 338).
Peki, bu kurama neden ihtiyaç duyuldu? Geçmişin o kıymetli sosyolojik mirası olan Frankfurt Okulu’nun “Kültür Endüstrisi” eleştirisi ya da Baudrillard’ın “Simülasyon Teorisi” gibi devrimsel yaklaşımlar, fiziksel dünyanın yasalarına ve yerel bağlara dayanıyordu. Ancak içinde bulunduğumuz “post-fiziksel” çağda, mülkiyetin yerini abonelik modellerine, paranın ise tamamen 1 ve 0’lara bıraktığı bir dünyada, eski teoriler teknolojinin bu denli “şekillendirici” (shaper) olduğu bir yapıyı açıklamakta yetersiz kalmıştır. Tüketim Matrixi, topraktan kopup buluta yerleşen bu yeni sömürge düzenini, teknolojinin tarihini tüketimin tarihiyle eşleştirerek yeniden tanımlar (sf. i).
Akademide eleştirel düşüncenin, konfor alanları ve teknik rasyonellik uğruna sindirildiği bir dönemde, Tüketim Matrixi eseri sessizleşen bu sese bir nefes olmaktadır. Sünnetci’nin vurguladığı üzere, karanlığa odaklanmak onu aydınlatacak araçları mümkün kılmanın yegâne yoludur. Bu uyanış, teknolojiye tapınan ana akım yaklaşımların aksine, bireyin zihinsel bir mahkûmiyet içerisinde sisteme nasıl “pil” sağladığını deşifre eder (sf. ii).
“Tüketim Matrixi, bireyi tüketim sistemine dâhil edip, yaşamı boyunca sistemin içerisinde tüketen, tükettiren ve tüketilen rollerine atayan ve bu yapısını teknoloji ile görünmez kılarken, kontrolü de yine teknoloji ile sağlayan yeni tüketim toplumunun bir ifadesidir.”
(Sünnetci, 2024, sf. 348)
Tüketim ve Teknolojinin Simbiyotik İlişkisi
Bir “Shaper” Olarak Teknoloji
Geleneksel pazarlama anlayışında teknoloji her zaman bir araç (instrument) olarak görülmüştür; oysa bugün teknoloji, tüketimin hem özünü hem de biçimsel gerçekliğini baştan aşağıya kurgulayan bir “shaper” (şekillendirici) konumundadır. İnsanlık, ulaştığı bu teknik sınırda, yaşamak için çalışma gereksinimini bir konfor alanına indirgerken, aslında kendi potansiyelini tüketerek yozlaşmaktadır. Teknolojinin kurduğu bu egemenlik, bireyi sadece bir kullanıcı olmaktan çıkarıp, sistemi verileriyle besleyen bir enerji kaynağına dönüştürmüştür (sf. 53).
Bu simbiyotik bağın en trajik yönü, tatminin her seferinde bir sonraki teknolojik adıma ertelenmesidir. Günay (2017) perspektifinde tekniğin doğaya tabi olma durumu, bugün teknolojinin doğaya (ve doğanın bir parçası olan insana) hükmetme arzusuna evrilmiştir (sf. 6). Örneğin, 2026’da “akıllı” etiketlerle tükettiğimiz yapay gıdaların bin yıllık raf ömrü, tüketimin anormalitesinin teknolojiyle nasıl normalleştirildiğinin en somut kanıtıdır. Film evrenlerinde gördüğümüz “Inkie” gibi yiyecekler, aslında bugün zihinlerimize pompalanan o bozulmayan, tükenmeyen sahte hazların birer metaforudur (sf. 294).
Birey, sosyal medya platformlarında avatarlarıyla var olmaya çalışırken, aslında fiziksel dünyadaki gerçekliğini bu simbiyotik birleşmeye kurban etmektedir. İnsanın teknolojiye olan muhtaciyeti arttıkça, kontrol de sessizce kodların eline geçmektedir. Bu süreç, bireyin özgür iradesiyle dâhil olduğu ancak çıkış kapılarının algoritmalarla kapatıldığı “rızaya dayalı bir halüsinasyon” halidir (sf. 81).
Tüketim Toplumundan Tüketim Matrixi’ne Geçiş
Görünmez Hapishanenin İnşası
Dünün tüketim toplumu, Jean Baudrillard’ın gösterge tüketimi üzerinden tanımladığı, fiziksel mekânlara ve nesnelerin sembolik değerlerine dayalı bir yapıydı. Ancak günümüzün Tüketim Matrixi, bu yapıyı dijital bir hapishane formuna dönüştürmüştür. Geçiş süreci, tarım toplumundan sanayi toplumuna, oradan bilgi toplumuna ve nihayetinde Japonya’nın “Toplum 5.0” stratejisinde gördüğümüz “Süper Akıllı Toplum” modeline kadar uzanan bir evrimdir (sf. 35).
Tüketim toplumunun ilk evrelerinde görülen “tüketimin demokratikleşmesi”, zamanla George Ritzer’in (2016) belirttiği “McDonaldslaşma” ile standartlaşmaya, bugün ise bu standartların yapay zekâ tarafından bireysel tercihler gibi sunulduğu manipülatif bir evreye geçmiştir. Artık “Panoptikon” modelindeki gibi izlenme korkusuyla değil, “Sinoptikon” ve “Omnipticon” yapılarında olduğu üzere, herkesin herkesi gözetlediği ve bu gözetlenmeden haz aldığı gönüllü bir tutsaklık söz konusudur (sf. 175).
Bu yeni dünya düzeninde, fiziksel parmaklıkların yerini teknolojik bağımlılıklar almıştır. 20. yüzyıl sonunda medeniyetin zirvesi olarak pazarlanan yaşam biçimi, bugün matrixin içerisinde bizi tutan birer “yem” haline gelmiştir. Max Weber’in (1999) “Demir Kafes”i, 2026 dünyasında artık “Dijital Kafes”e evrilmiştir. Birey, bu kafesin içerisinde özgür olduğunu sanırken aslında sadece kendisine sunulan opsiyonlar arasında pedal çeviren bir “işçi” konumundadır (sf. 164). Tüketim toplumu yerini öyle bir yapıya bırakmıştır ki; burada gerçek, sinirsel etkileşimli bir simülasyonun parçası olarak tüketilmektedir.
“İnsanoğlu, zaaflarını tümü ile teslim ettiği teknoloji ile oluşturulacak dünyada tahakkümle bu dünyadan çıkış imkânsızlaştırılacaktır. Dünya, gerçeğin görülmemesi için bir perde gibi önüne çekilebilecek ve köle olunduğu gerçeği saklanacaktır.”
(Sünnetci, 2024, sf. 280)